MODERN DÜNYANIN GEREKLİLİKLERİ - Hatay Gazetesi

MODERN DÜNYANIN GEREKLİLİKLERİ

  • Yazar :ERDAL KESİN
  • Eklenme Tarihi :02.03.2026 06:27

Modern bir toplumun bekası ve gelişimi, bilginin kaynağı olarak aklı, yöntemi olarak ise deneyi ve gözlemi esas alan rasyonel düşünce sistemine dayanır. Ancak tarihin çeşitli dönemlerinde, özellikle toplumsal krizlerin veya hızlı değişim süreçlerinin yaşandığı dönemlerde, rasyonel düşüncenin yerini mistik bir teslimiyetin ve dogmatik yapıların aldığı görülmektedir. Bireylerin içsel huzur ve kurtuluş arayışını istismar eden bu tür yaklaşımlar, başlangıçta kişisel bir tercih gibi görünse de toplumsal bir ölçeğe yayıldığında devletin stratejik hedefleri ve bilimsel gelişimi önünde ciddi bir engel teşkil eder.

Rasyonel düşüncenin dışlanarak mistik bir kabullenişin merkeze alınması, bireyi sorgulayan ve üreten bir özne olmaktan çıkarıp, sadece söylenene itaat eden pasif bir nesneye dönüştürür. Bilimsel ilerleme, şüphe duymayı ve mevcut bilgiyi zorlamayı gerektirirken; mistik teslimiyet, sorgulamayı bir "inanç zafiyeti" olarak kodlar. Bu durum, özellikle genç nesillerin teknoloji, temel bilimler ve inovasyon gibi alanlardaki yaratıcılığını köreltir. Bir ülkenin yetişmiş insan kaynağının, somut sorunlara bilimsel çözümler üretmek yerine metafiziksel süreçlerle zaman kaybetmesi, o ülkenin küresel rekabet gücünü zayıflatarak onu dış dünyaya bağımlı hale getirir.

Cumhuriyet tarihi incelendiğinde, bu tür yapıların sosyolojik sonuçları oldukça belirgindir. Aydınlanma devrimlerinin temel amacı olan "aklı özgürleştirme" idealine karşı gelişen tarikat ve cemaat yapılanmaları, zaman zaman toplumsal dayanışma kisvesi altında bireyleri modern hukuk ve devlet düzeninden kopararak paralel bir aidiyet sistemi inşa etmiştir. Bu yapılar, bireyin sadakatini devlete ve anayasaya değil, kendi hiyerarşik liderlerine yönlendirmesine neden olmuştur.

Geçmişte yaşanan acı tecrübeler göstermiştir ki; liyakat yerine sadakatin, bilimsel gerçeklik yerine rüyaların ve keşiflerin referans alındığı her türlü organizasyon, devlet kurumlarının içten içe çürümesine ve ulusal güvenliğin tehlikeye girmesine yol açmıştır.

Sonuç olarak, laik ve medeni bir düzende din ve vicdan hürriyeti bireysel bir hak iken, bu hakkın toplumsal bir yönetim modeline veya bilimsel gerçekliğin alternatifi olan bir yaşam biçimine dönüştürülmesi büyük riskler barındırır. Bilimi "ikinci plana" atan her türlü anlayış, sadece o ülkenin stratejik gelişimini sekteye uğratmakla kalmaz, aynı zamanda toplumu rasyonel analiz yeteneğinden mahrum bırakarak dış müdahalelere ve manipülasyonlara açık bir zemin hazırlar. Bir ulusun gerçek bağımsızlığı, mistik bir boyun eğmişlikte değil; hür fikirli, hür vicdanlı ve bilimsel disipline sahip bireylerin inşa edeceği rasyonel gelecektedir.