Sevgili okurlarım,
Öngörü dehası, Büyük Kurtarıcımız ve Kurucumuz; Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün, çağdaşlaşma yolunda yüzümüzü Batı'ya çevirmemizi ve "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesini ısrarla savunmamızı vurgulamış olması, manidar olduğu kadar da kıymetlidir....
Ama, toprak bütünlüğümüzü ve Atatürk'ün mirası olan "laik Cumhuriyet'ten" ve üniter devlet yapısından vazgeçmemiz ve Türkiye olarak yönümüzü Batı’dan Doğu'ya çevirmemizi dayatan başta ABD ve diğer Küresel güçlerin, defalarca denedikleri parçalanmış "Yeni Türkiye Hayallerine’ aparatlık yapmayı, yani amiyane ifade ile çanak tutmayı kesinlikle reddeder..!!
Sevgili okurlarım,
" Bizans'ın tetikçilerinden Samuel Huntington'un, “Medeniyetler Çatışması” adlı "saptırma" kitabında ki, şu hadsiz ifadelerine bir bakar mısınız..?!
"Türkiye’nin, yönünü Batı’dan Doğu’ya çevirip İslam dünyasının lideri olması için “Atatürk’ün (laik Cumhuriyet) mirasını, mutlaka reddetmesi gerekmektedir...” cümlesi hadsizliğin de ötesine aşmış küstahlıktan başka ne olabilir ki..?!
Türkiye Cumhuriyeti’nin temel kurucu metinlerinden Lozan Antlaşması’nı eleştiren, Samuel, Bizans "hav havlığına" şöyle devam ediyor..!!
"Türkiye’nin Osmanlı millet sistemine geçmesi, din eksenli millet sistemine dönüş yapması ve Türkiye’nin ulus devlet olmaktan derhal çıkması gerekir,”
Sevgili okurlarım,
Samuel'in yıllar önce “Medeniyetler Çatışması" adlı kitabında yaptığı hadsizliği, şimdi de günümüzde her fırsatta “Medeniyetler Çatışmasını repete eden ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve ABD'nin Suriye bölge sorumlusu Thomas Joseph Barrack'ın aşağıdaki ifadeleri, aynen şöyle:
'Ulus devletler, 1919’dan beri ABD’yi engellemektedir..!!! Ortadoğu’da en iyi işleyen yönetim modeli 'hayırsever monarşi' sistemidir..!!??"
Şu küstahlığa bir bakar mısınız..??!!
Sevgili okurlarım,
“Ulus devletler 1919’dan beri bizi engelliyor,” diyen ABD Büyükelçisi Barrack aslında haklı! Evet, 1919’da Atatürk’ün önderliğinde örgütlenmeye başlanan ulusal direniş ve kazanılan Türk Bağımsızlık Savaşı, ardından imzalanan Lozan Barış Antlaşması ve sonrasında kurulan tam bağımsız, üniter, laik Türkiye Cumhuriyeti, genelde emperyalizmin, özellikle de ABD emperyalizminin bölgedeki bazı planlarını engelledi. Oysa dönemin ABD Başkanı W. Vilson’un ne büyük hayalleri vardı..!
15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgal planlarının içinde yer almış, Türkiye’yi paramparça eden Sevr Antlaşması’nın hazırlık sürecinde bulunmuş, hatta Sevr Antlaşması’na göre Doğu Anadolu’da kurulması planlanan “Ermenistan Devleti”nin sınırlarını bizzat çizmişti. Sevr’e göre Anadolu’da kurulması planlanan Ermenistan’ın hemen güneyinde aşamalı olarak bir “Kürdistan Devleti” kurulacaktı. İzmir ve Ege’nin önemli bir bölümü ile Doğu Trakya Yunanistan’a bırakılacak; İstanbul ve Boğazlar, içinde ABD’nin de olduğu bir Uluslararası Boğazlar Komisyonu’nun yönetimine ve denetimine bırakılacaktı. İşte 1919 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün örgütlemeye başladığı ulusal direniş ve işgalci emperyalizme karşı kazanılan Türk Bağımsızlık Savaşı ve ardından imzalanan Lozan Antlaşması (Lozan’da kapitülasyonların kaldırılması, Doğu Trakya’dan Anadolu’ya tam bağımsız, üniter ve laik yeni Türk devletinin temellendirilmesi) bu emperyalist planını yerle bir etti.
Atatürk’ün kurduğu üniter, laik Türkiye Cumhuriyeti’nden, Türk Ulus Devleti’nden rahatsız olan ve Türkiye’ye “Osmanlı’nın din eksenli millet sistemine geçmi” öneren sadece ABD’nin Ankara Büyükelçisi Barrack değildir; ondan önce, 1990’ların sonunda üniter ve laik Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı “Yeni Türkiye” adı altında “Yeni Osmanlıcılığı” savunan başka Amerikalılar da vardı. Örneğin, 1997’de CIA görevlisi Paul Henze, “Atatürkçülük öldü! Nakşiler, Nurcular ilericidir!” demişti. 1998’de CIA’nın eski Ortadoğu Masası Şefi Graham Fuller ise “Kemalizm’in sonuna gelindi! Bu iyi oldu! Dünyadaki tüm büyük liderler gibi Atatürk’ün fikirleri de ölecektir!” demişti.
Yani Sevgili okurlarım,
1990’ların sonunda ABD, CIA görevlileri “Atatürk’ün kurduğu üniter ve laik Cumhuriyet”e açıktan saldırmaya başlamıştı. Örneğin, 1996’da CIA görevlisi CFR üyesi Samuel P. Huntington “Medeniyetler Çatışması” adlı kitabında, “Türkiye’nin, Atatürk’ün mirasını bilinçli bir şekilde reddedip, kendisini İslam’ın bir lideri olarak yeniden tanımlamasından” söz ediyordu. Huntington, Atatürk’ün kurduğu laik Türkiye Cumhuriyeti’ni şöyle eleştiriyordu. “Türkiye İslam’ın çekirdek devleti olmak için gerekli tarihe, nüfusa, orta düzey bir gelişmişliğe, ulusal birliğe, askeri yetenek ve geleneğe sahiptir. Gelgelelim, Atatürk’ün Türkiye’yi net bir şekilde laik bir toplum olarak tanımlaması, Türkiye Cumhuriyeti’nin bu rolü Osmanlı İmparatorluğu’ndan devralmasını önlemiştir. Türkiye anayasasındaki laiklik ilkesine bağlılığından ötürü OIC’in kurucu üyesi bile olamamıştır. Türkiye kendisini laik bir ülke olarak tanımladığı sürece İslamın liderliğine soyunma olasılığı yoktur. Oysa Huntington, Türkiye’nin kendisini “yeniden tanımlamasını” istiyordu. Bu kapsamda Türkiye’nin yönünü Batı’dan Doğu’ya, İslam dünyasına çevirmesini öneriyordu. Türkiye’nin böylece “Batı’nın temel İslami muhatabı ve düşmanı olarak oynadığı çok daha etkileyici ve onurlu tarihsel rolü yeniden üstelenecek hale gelebileceğini” belirtiyordu. Huntington, Türkiye’nin İslam dünyasına yönelebilmesi için her şeyden önce “Atatürk’ün mirasını reddetmesi” gerektiğini de şöyle ifade ediyordu: “Laiklik ve demokraside Batı’nın iyi ve kötü yanlarını yaşayıp görmüş olan Türkiye de, en az (Güney Afrika’nın Afrika’ya liderlik etmesi kadar) İslam’a liderlik etme vasfını kazanmış olabilir. Ama bunu yapabilmek için, Atatürk’ün mirasını, Rusya’nın Lenin’in mirasını reddedişinden daha eksiksiz bir şekilde reddetmek zorunda kalacaktır. Böyle bir hamle aynı zamanda Atatürk kalibresinde bir lideri... gerekli siyasal ve dinsel meşruluğu kendisinde toplamış olan bir lideri gerektirir.” (3) Görüldüğü gibi Huntington açıkça Türkiye’de “Atatürk’ün mirasını reddedecek” bir lider bekliyordu. Huntington’un “siyasal ve dinsel meşruluğu kendisinde toplayan bir lider” tanımlaması Osmanlı sistemini ve Osmanlı halifeliğini akla getiriyor.
GRAHAM FULLER’İN “YENİ TÜRKİYE’Sİ
1990’ların sonunda CIA görevlileri, Atatürk’ün kurduğu üniter ve laik Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı İslamcı, Osmanlıcı yeni bir Türkiye’den (Yeni Osmanlı’dan) söz etmeye başladılar.
CIA’nın eski Ortadoğu Masası Şefi Graham E. Fuller, 2007’de “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” adlı bir kitap yazdı. Bu kitabında,
"Türkiye’nin Ortadoğulu olduğunu" belirtirken, Türkiye’nin yönünü Batı’ya çeviren Atatürk’ü eleştirmekten geri durmuyor..!!
Aynı.Graham E. Fuller, Kemalist eğitim Sisteminini, İslam dünyasını ve Ortadoğu’yu kötülediğini, bu nedenle İslam dünyasına ve Ortadoğu’ya yönelmek için önce “Kemalist eğitimden kurtulmak” gerektiğini belirtirken, Kemalist Devrimleri, “Türk kültüründen çok keskin ve gerçekçi olmayan biçimde sapmış aşırılıklar olup, Atatürk ’ün Türkiye’yi İslam ve Osmanlı geçmişinden uzaklaştırdığını, bunun da “bir ulusal hafıza kaybına yol açtığını” iddia ediyordu...
Sevgili okurlarım,
Graham E. Fuller, bakınız daha başka nelere diyor: "Atatürk’ün, İslam öncesi Türk tarihini
'ırkçı bir bakışla' yeniden okuyup, yeni bir milliyetçilik yaratmasını, tarih ve dil çalışmalarını eleştiriyor. Bu nedenle, Harf devrimiyle yeni kuşakların Osmanlı geçmişiyle bağlarının kesildiğini ve halifeliği 1924'te kaldıran “Atatürk'ün, İslam dünyası ile ilişkilere darbe vurduğunu, Halifeliğin kaldırılmasının bütün Müslümanları etkilediğini söylüyordu.
Sevgili okurlarım,
Aslında Fuller, “Yeni Türkiye” derken aslında “Yeni Osmanlı”yı kastediyordu. Bir zamanlar Osmanlı’daki fikir akımlarından Osmanlıcılığı “Geleceğe Dönüş” olarak adlandırıyordu. Kemalizm’in ulusal politikalarıyla ciddi bir “asker ağırlığı” kurduğunu, Kürtleri dışladığını, İslami gelenekleri ve Osmanlı’yı kötülediğini belirterek Türkiye’de bir “psikolojik ve kültürel tedavi sürecine” ihtiyaç olduğunu yazıyordu. Tedavi sürecinde; demokrasinin artırılması, toplumun çok etnikli ve çok kültürlü yapısının ve dinin toplumdaki yerinin kabulü, Osmanlı geçmişinin tanınması ve Türkiye’nin İslam dünyasının lideri yapılması biçiminde bir yol haritası öngörüyordu.
Sevgili okurlarım,
Hafıza her şeydir. Tarih, bugünü anlamayı kolaylaştırır. Eğer biraz hafızalarımızı yoklarsak, biraz yakın tarihe bakarsak ve Paul Henze’lerin, Samuel Huntington’ların ve Graham Fuller’lerin Türkiye Cumhuriyeti için yazdıklarını ve söylediklerini hatırlarsak, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Ulus devletten vazgeçin! Osmanlı millet sistemine dönün!” tarzındaki açıklamaları, onun “bireysel hadsizliğinin” ötesinde ABD’nin, 1990’lardan beri devam eden Türkiye ve Ortadoğu politikasına uygun düşmekte ve ABD’nin üniter, laik Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı “Yeni Türkiye” (Yeni Osmanlı) hayalinin devam ettiğini göstermektedir.
Netice olarak baktığımızda,
AKP iktidarının, ABD Ankara Büyükelçisi Barrack’ın bu açıklamalarına ses çıkarmamasının nedeni işte tam da burada yatmaktadır..!!
Niyet aşikar..!!
Oyun sistematik..!!
Dayatma, ısrarlı..!!
Görülüyor ki, BOP'un da, Ortadoğu başarının da, "DOSTUM" senaryolarını da hedefi, ATATÜRK TÜRKİYE'sini, Libya'ya, Irak'a ve Suriye'ye dönüştürmek yolunda, dahili ve harici cephede her türlü "KAHPELİKLER" sürmektedir..!!!
Ülke hangi kaydü şartlarda olursa olsun, dahili ve harici gaflete, dalalete, hatta hıyanete bu asil millet asla geçit vermez..!!
NOKTA..!!!