Sence hayat sadece dışarıda mı? diye, ansızın soruyor arkadaşım…
Elbette ki hayat, bize karşı dışarısı ile sınırlı kılmıyor kendini…
Hayat evrenin her noktasında, soluk alıp-verdiğimiz her mekânda …
Kimi zaman karşımıza çıkan dikenli tel örgülü sınırlara rağmen, yürüdüğümüz yolda saklı mayınlara basma ihtimalimiz bile olsa da; yine onu yaşamaktan vazgeçemediğimiz bir öyküdür hayat…Bir noktasını yakalamak için, her zaman diliminde uğraş vermekten kaçınmadığımız bir yolculuktur…
Bir bakıyoruz; kendimizi en rahat hissettiğimiz, samimiyetin, maneviyatın doyurucu olduğu evimizin içindeyiz… Etrafımız tanıdık yüzlerle dolu.. o doyumun döngüsüne bırakıveriyoruz kendimizi… bu bizim içsel yaşantımız…
Ve bizler kıyamıyoruz hiçbir şekilde bu güzelliğe… İncitemiyoruz bu muhteşemliği… Acımasızca, elimizin tersiyle itemiyoruz, atamıyoruz bir köşeye.. eskimiş bir komidinin çekmecesinde ‘sen burada dur, beni bekle’ deyip, avutmak da istemiyoruz.. .
Şunu istiyoruz çünkü: O güzellik de bizimle gelsin gittiğimiz, dışarısı dediğimiz o yere… ayrı-gayrıya tahammülümüz kalmıyor artık… çünkü samimiyet kokan, maneviyatın hazzını barındıran tüm yaşanılanlar hep iç mekânımızda oluyor sanki o sıra… o mutluluğun doyumunu yaşıyorken ve hoşnut durumdayken bizler , bu kadar güzellik etrafımızda dönüyorken, neden terkedelim ki bu harikuladeliği değil mi?
Zaten sadece dışarıdan ibaret olamaz ki hayat, mümkünatı da yok ki… nefes aldığımız her yerde dokunduğumuz herşeye hareketlilik kazandıran aslında bizler değil miyiz gerçekte?..
Evet sevgili okurlar;
Oturmuş bir düzen içinde hareket eden insanları kimi zaman gözlemliyor, kimi zaman da adım atışlarımızı onların adım atışlarına uydurmaya çalışıyoruz, sırf o yaşanılacak anı güzel kılmak için…
Sonra…
Biraz daha gayret ediyorum; iç dünyamın dışında kalan dış dünyayı göze kulağa hoş gelmesi için uğraşıyorum, kendime dert edinerek…
Dış dünyayı da sınırlarıma katıp, içselliğimle tanıştırmak istiyorum… Yabancı gelen yüzleri, tanıdık simalara benzetmeye çalışıyorum, sırf yakınımda, baş ucumda dursunlar diye hani…
Ama bu kez, içselliğimin sürekli üstte kalan terazisinin bir gözü; diğer gözünde bulunan dış dünyama başkaldırıp, savaş ilan ediyor eski yerine gelmesi için…
Bu vaziyet süre dursun, ben de oyalanıp, düşünüyorum o sıra; şu dengeyi nasıl sağlayacağım, nasıl çözeceğim diye…
Sonra, aslında insanoğlu yaşanılan bir sürecin sonunda iyice idrak ediyor, hayatın hem iç ve hem dış dünyadan teşekkül ettiğini…
Ardından da yeni keşifler için şunu söyleyebiliyor artık kendine;
‘Bunu da görüp geçirmeliyim, var olduğu bilinmeyen şeyleri bulup, yaşamın her hücresini, her tabakasını keşfetmeliyim…’
Evet; bizler belirli sınırlar içindeyken herşeyin gereksinimimizi karşıladığını,
daha başka şeyleri görme, tanıma icabı olmadığını düşünüyoruz.
Aksine dış çevrenin havasını içimize
çektik mi, işte o vakit; daha bir o kadar bilmediğimiz, görmediğimiz onca şeyin , evren içinde saklı olduğunun farkına varıyoruz…
Sonra varolan kendi kimyamızı değiştirmeye, geliştirmeye çalışıyoruz..
Bu, bir insanın hazırda olan duruşunu yeniden şekillendirmesi ve farklı bir ahenke bürümesidir diyebiliriz…
Hayat içinde daha görmediğimiz,
Bilmediğimiz ve mutluluğunu tadamadığımız çok şey var…
İç ya da dış dünya önemi yok, hayatın kendisi bir bütün zaten… İşte bizler de bu bütünlüğü sağlıyoruz varlığımızla…
Yaşadığımız, gördüğümüz her ayrıntı ve içinde bulunduğumuz her alan; hayatın ta kendisi !
Çünkü; hayat evrenseldir.
Ne dersiniz?




























